TAKVIM
Eylül 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Posts Tagged ‘Kose Yazisi’

Abdullah Öcalan Meclis’te grup kuruyor!

Cumartesi, Aralık 19th, 2009

Sohbet-Chat Arkadaşlık İçin;

Rumuzunuzu yazın sohbete katılın.Nickiniz Şifresiz ise Şifre bölümünü Boş Bırakınız..

Rumuz Şifre Sohbet Et
#Diyalog #Radyo #Oyun
#ask #Kralchat #35+

Ahmet Turk diyorki: ”Sayın Öcalan da parlamento zemininin terk edilmesinin doğru olmadığını ve mücadelenin devam etmesini istediğini bize ilettiler.”

İşte hepimizin üzerinde dikkatle düşünmesi gereken söz budur…

DTP’nin sözcüsü durumundaki Ahmet Türk açıkça istifa etmekten vazgeçtiklerini söylüyor…

Gerekçe ise Abdullah Öcalan’ın ”Hayır Meclis’te mücadeleye devam edin” talimatı…

Bu gelişmeyi içimizde kopan fırtınalarla mantık arasındaki yelpaze içinde bir kaç şekilde yorumlayabiliriz.

Şehitler vermiş bir milletin içinde kopan fırtına şöyle der:

”İşte her şey ortaya çıktı. Bunlar Abdullah Öcalan’ın milletvekilleri. DTP de Öcalan’ın partisi.”

Siyasetin mantığı ise bu durumu şöyle yorumlayabilir:

”Eğer DTP milletvekilleri Meclis’ten sine-i millete geçselerdi açılım bitecek, gerilim artacak, şehirlerdeki terör yükselecek ve bu topraklardaki kardeşliğin içine kanlı ve habis bir ur gibi düşmanlık tohumu ekilecekti.”

İşte size iki farklı analiz.

Gerçeğe gelince… 25 yıla yakın Ankara’da gazetecilik yapmış biri olarak bu sözlerin parlamento aritmetiğindeki karşılığı şudur:

”Diyarbakır meydanında DTP’li milletvekilleri Meclis’ten çekileceklerini açıklamışlardı. Bu DTP grubunun Meclis’te temsil edilmemesi anlamına geliyordu. Yani DTP milletvekillerinin Meclis’le ilişkilerini grup olarak kesmesi demekti.

Eğer bu karar işleseydi bugün DTP grubu Meclis’te yoktu.

(daha fazla…)

Popularity: unranked [?]

27 Mayıs: Adı konulmamış matem günü

Perşembe, Mayıs 28th, 2009

27 Mayıs 1960’da bir avuç cuntacının CHP desteğinde yaptığı darbe neticesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Başbakanı Adnan Menderes, arkasında hizmet dolu 10 ‘altın yıl’ bırakarak bakan arkadaşlarıyla birlikte alçakça şehit edildi.
27 Mayıs Darbecileri ile bugünkü şerefli Türk Silâhlı Kuvvetleri arasında en ufak bir teşbihte bulunmak içimden gelmiyor… Darbeci Cemal Aga ile demokrat Özkök Paşa ve Org. Başbuğ nasıl ki birbirine taban tabana zıt kişiler ise, sözüm ona ‘Yüksek Adalet Divanı’ (aslında en adaletsiz ve alçak mahkeme) Başkanı Salim Başol ile şimdiki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ı, hukuk ve demokrasi anlayışı bakımından mukayese etmek elbette mümkün değildir. O Salim Başol ki, merhum Menderes’e, ‘Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor’ diyebilmiştir.
27 Mayıs’ın en korkunç tarafı, sadece demokratik rejime karşı darbe yapılması değil, hukukun siyasete âlet edilmesi ve siyasallaştırılması olmuştur. 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde de maalesef benzeri olaylar yaşanmış; halkın adalete duyduğu güven zayıflamış ve yargının itibarı tartışılır hâle gelmiştir. Yargıda önemli mevki sahibi olan bazı hâkimlerin ve savcıların kendi ideolojileri ve siyasî görüşleri istikametinde hareket etmeleri sonucunda, Türkiye bir hukuk devleti olmaktan uzaklaşmıştır.
***
Değerli fikir adamı Kâzım Berzeg, “Darbeler olmasaydı, Türkiye şimdiye kadar AB’nin güçlü üyesi olabilirdi (…) 1960’da başlayan askerî darbeler ve bunların ürettiği yeni siyasî kadrolar ve istikrarsızlık dönemleri, Türkiye’nin Ortak Pazar ve Avrupa Birliği yolunda ilerlemesinin en büyük engelleri oldular” diyor. Gerçekten de, son 40 yıllık dönemde, Türkiye’nin gelişmesini engelleyen en önemli faktörlerin başında ‘darbeler ve askerî müdahaleler’ gelmektedir.
Türkiye, Batı âleminde ‘Başbakanı’nı asan ülke’ olma imajını silememiş; Menderes’in darağacındaki resmi, Türk demokrasisinin üzerinde bir kara gölge olarak şeametini devam ettirmiştir…
İktisatçı sıfatıyla bizzat yaptığım bir çalışmaya göre, eğer 27 Mayıs’tan başlayarak yarım asırdır maruz kaldığımız darbeler olmasaydı, Türk ekonomisi bugünkü durumundan üç misli daha büyük olacak; kişi başına millî gelir de 30 bin doların üzerine çıkacaktı. Yani, bazılarının iddia ettiği gibi darbeler, sadece bir rejim ve demokrasi meselesi değil, ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan komple birer millî felâkettir.
Bugünkü Türkiye geri kalmışsa, bunun sebebini tek partinin ideolojik hâle getirildiği ‘Şeflik dönemi’nde ve 27 Mayıs’tan itibaren devam eden darbelerde aramak gerekir. Kötü politikacıdan ve yanlış politikalardan en fazla bir dönem sonra kurtulabilirsiniz. Lâkin jakoben oligarşik despotizmin millete maliyeti çok daha yüksek olmuştur. Türkiye’nin yeterince gelişmemesinin asıl müsebbibi politikacılar değil darbecilerdir.
Uzağa gitmeye lüzum yok… Daha dün denilebilecek kadar yakın bir geçmişte, 2007 Nisanı’nda verilen ‘muhtıra’nın ve 2008’de başlatılan jüristokratik parti kapama dâvasının, ekonomi üzerinde ne derece olumsuz tesirler icra ettiği bilinen gerçeklerdir.
***
27 Mayıslar’ın, 12 Martlar’ın, 12 Eylüller’in, 28 Şubatlar’ın yıldönümlerinde dövünerek neler çektiğimizi ve neler kaybettiğimizi anlatmanın faydası yoktur. Düşünebiliyor musunuz? Özellikle 12 Eylül darbecilerinin isimleri hâlâ üniversitelerde, liselerde, ilköğretim okullarında, tesislerde ve caddelerde tabelalara asılı duruyor. Şu ironiye bakınız ki, 12 Eylülcüler lûtfedip kaldırmasalardı, 27 Mayıs mâtem günümüz hâlâ bayram olarak kutlanacaktı. Bırakınız yargılanmayı, 1982 Darbe Anayasası’nın darbecilere inanılmaz hukuk ve mantık dışı dokunulmazlıklar sağlayan Geçici 15. maddesinin kaldırılması cesareti ve basireti gösterilemedi. Darbeciler hâlâ meşru rejimini yıktıkları devletin imkânlarıyla kâşânelerde günlerini gün etmekle meşguller…
Ergenekon Dâvası, darbe teşebbüsünde bulunanların yargılandığı bir dâva hâline gelmiştir. Bu durumda, darbe teşebbüsünde bulunanlar yargılanırken, bilfiil darbe yapanların yargılanmamaları mantıksızdır. Tabiatıyla, darbecilerin yargılanmasının çok itinayla yapılması; TSK’yı üzecek ve yıpratacak hareketlerden kaçınılması lâzımdır. Bunun için de, 12 Eylül ve öncesindeki darbecilerinden başlanması doğru olacaktır.
Bu yeni süreçte;
1. Başta Kenan Evren olmak üzere darbe konseyi üyeleri yargılanmalıdır.
2. 27 Mayıs’tan başlanarak tarih kitaplarında ve okullardaki derslerde, darbeler olumsuz sonuçlarıyla demokratik bir açıdan ele alınmalı ve her seviyedeki eğitim kurumunda demokrasi vurgusu yapılmalıdır.
3. 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesi, diğer değişiklik çalışmaları beklenilmeden derhal kaldırılmalıdır.
4. Darbecilerin isimleri okul, tesis ve caddelerden kaldırılmalıdır (Yerlerine, şehitlerimizin ve görevlerini başarıyla tamamlamış, hukuka ve demokrasiye bağlı kalmış komutanlarımızın isimleri verilebilir).
***
14 Mayıs 1950, nasıl bu milletin ilân edilmemiş ‘Demokrasi Bayramı’ ise, 27 Mayıs 1960 da adı konulmamış ‘Matem Günü’dür.

HASAN CELAL GÜZEL

Popularity: unranked [?]

27 Mayıs Dersleri

Perşembe, Mayıs 28th, 2009

Geçmiş zaman…

1956 yılının Ocak ayında ‘Dolmuş’ adında bir mizah dergisi çıkarmıştık…

Dolmuş’taki kimi yazılar imzasızdı…

Neden?..

Çünkü o yazıları, hapisteki Aziz Nesin yazıyordu…

Aziz Nesin sakıncalıydı, adının çıktığı dergiyi yerle yeksan ederlerdi…

Demokrat Parti iktidardaydı…

*

6-7 Eylül 1955’te İstanbul bir felaket yaşamıştı; ne kadar Rum, Ermeni, gayrimüslim varsa evleri basılmış, dükkânları, mağazaları yağmalanmış, yaşamları allak bullak edilmişti…

Kim yapmıştı bunu?..

Zamane iktidarının yönlendirdiği ve yönettiği sürüsüne bereket azgın…

Oysa Ankara’da bir Meclis vardı…

Bir de hükümet…

Başbakan Adnan Menderes’ti..

Ne hükümet çekildi..

Ne Başbakan istifa etti…

Başta Aziz Nesin olmak üzere ülkenin aydın solcuları tutuklanıp içeri atıldı…

Aziz Nesin içerden bizim Dolmuş’ta mizah yapıyordu…

İmzasını koymak olanaksızdı…

*

Menderes 1950’de iktidara geçmişti…

27 Mayıs 1960’ta bir askeri müdahaleyle devrildi…

Tam 10 yıl süreyle iktidarda kalan, yalnız adı “Demokrat Parti” ne yapmış, ne yapmamıştı?..

*

27 Mayıs’la gündeme giren 1961 Anayasası’nda bu soruya yanıt vardır…

1961 Anayasası’yla Türkiye’nin “laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu tescil edilmişti..

Sonra?..

Anayasa Mahkemesi..

Basın özgürlüğü..

Yargıç güvencesi..

Sendikalar..

Toplusözleşme..

Grev hakkı..

Vesaire…

*

Peki, adı ‘demokrat’ olan Menderes iktidarı tam 10 yıl bu demokratik hakları neden gündeme getirmemiştir?..

İstanbul’da 6-7 Eylül faciasını tertipledikten sonra neden suçsuz olduklarını çok iyi bildiği solcu ve sosyalist aydınları suçlayıp içeri atmıştır?..

Ve sonunda neden iktidar partisinden kimi milletvekiline yargı yetkisi tanıyıp bir “Tahkikat Komisyonu” kurarak muhalefetin canına okumak istemiştir?..

27 Mayıs’ta askeri müdahale toplumda yaratılan gerilim ve kıyamet üzerine gerçekleşmedi mi?..

*

Bugün 27 Mayıs…

27 Mayıs’tan alacağımız büyük dersler var…

Ne yazık ki bu dersleri almaya ‘istidadımız’ yok…

Bugün toplum 27 Mayıs öncesindeki gibi bir kıyameti yaşıyor… Askeri müdahalenin olanaksızlığı, sivil kesimde otoriter ve totaliter siyasetin cüretini arttırıyor…

Ama, biz 1923’te kurulan ‘laik cumhuriyet’in sivil güçlerle yaşama yetisini kanıtlayacağına inanıyoruz…

Bush Amerikası’nın AKP ile birlikte tezgâhladığı ‘Ilımlı İslam Devleti’ projesinin demokratik mücadeleyle yıkılacağını adımız gibi biliyoruz

İlhan Selçuk – Cumhuriyet

Popularity: unranked [?]

Mutlu evliliklerin ardındaki sır

Perşembe, Mayıs 28th, 2009

Mutlu evliliklerin ardındaki sır: Eşinizle aynı takımın oyuncusu olduğunuzu unutmayın!

Birçok kişi evliliğe adım atarken, yaşanılan romantik duyguların da etkisiyle, “Bizim birbirimize olan duygularımız o kadar güçlü ki biz hiçbir sorun yaşamayacağız, her zorluğu yenebiliriz, uğraşmamıza gerek bile kalmaz” diye düşünür. Ancak, zaman ilerledikçe, çevremizde hiçbir şeyi statik, durağan tutamadığımız gibi, evliliklerde de her şeyi ilk günkü gibi tutabilmek oldukça güçleşir.

Hem kadın, hem de erkek cephesinde değişen ihtiyaçlar, arzular, istekler neticesinde çatışmalar kaçınılmaz olur. Eğer bu çatışma(lar) iyi ve etkili bir biçimde çözümlenemezse, bu durum kronik ve sancılı bir gerilime, öfke patlamalarına neden olabilir ve bir zamanlar ideal sıfatıyla tanımladığınız eşiniz ve evliliğiniz, yerini türlü olumsuz tanımlamalara bırakır.

Bir terapist olarak, sorunlarını “Sen haksızsın, ben haklıyım” tavrıyla ele almak yerine, “aynı takımın oyuncuları” gibi birlikte ele alan ve eşit derecede emek, çaba sarfeden çiftlerin daha mutlu ve sağlıklı evliliklere sahip olduklarını görürüm.

İki taraf için de tatmin edici, mutlu ve huzurlu bir evliliğin anahtarının, sorunlara, anlaşmazlıklara ve çatışmalara sevgiyle ve destekleyici biçimde, bir takım arkadaşı gibi yaklaşmak olduğunu anlatabilmek ve bunu çiftlerin hayatlarına uygulayabilmelerini sağlamak, birçok evliliğin seyrinin olumlu anlamda değişmesine neden oluyor.

Takım çalışması becerilerinden yoksun çiftler, para, cinsel yaşam, duygusal ve sosyal paylaşımlar, akrabalarla ilişkiler, çocukların yetiştirilmesi, ev işleri gibi evlilik hayatına ilişkin birçok konular üzerinde, kendilerini çoğunlukla hep aynı tartışmaları yaparken, sürekli karşı tarafa atak yaparken bulurlar.

Bu yaklaşım ile sorunlarını çözebilmeleri tabii ki mümkün olmaz ve kendilerini bu kısır döngüden kurtaramadıkları takdirde evliliklerinde açtıkları yara gittikçe derinleşir.

• Eşinizle sağlıklı iletişim kurabilmeniz,
• İstediğiniz şeyleri birbirinize açık ve net ifade edebilmeniz,
• Zararlı alışkanlıklarınızın üstesinden gelebilmeniz,
• İşe yaramayan katı tutumlarınızdan kurtulabilmeniz,
• Gerçekçi olmayan aşırı beklentileri törpüleyebilmeniz,
• İlişkinizi canlı ve yeni tutabilmenin yollarını öğrenebilmeniz

sayesinde, yani ilişki becerileri uygulayarak, mutlu bir evliliğinizin olmasını sağlayabilirsiniz.

İyi iletişimi olan ve sorunlarını çözerken “birlikte” hareket eden her çift sevgi ve saygı dolu, huzurlu bir evliliğe sahip olabilir. Bu tarzı benimsemiş olan çiftler:

• Ortak mutlulukları hedefler.
• Sorunlardan kaçmak yerine, onlarla yüzleşir.
• Birbirlerinin duygularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını önemserler.
• Düşüncelerini ve duygularını rahat bir şekilde paylaşırlar.
• Birbirlerini her konuda destekledikleri ve yüreklendirdikleri gibi, güven ve huzur da sağlar.
• İlişkilerinden keyif alır.

Yaşam boyu sürecek bir ilişkide, her çift birçok sorunla karşı karşıya gelir. Aile yapılarının, deneyimlerin, eğitim durumlarının, evliliğe dair sahip olunan değerlerin ve inançların ve daha bir çok özelliğin farklı olması nedeniyle tartışmalar, çatışmalar yaşanabilir. Bu çok normal bir durumdur; asıl mesele, bu farklılıkların aynı potada nasıl eritildiğidir. Eğer her tartışmada bir kazanan, bir de kaybeden aranıyorsa, yani “takım arkadaşlığı” bakış açısı yoksa, bir süre sonra bu ufak tartışmalar bir güç savaşına dönüşür ve her iki tarafın da yıpranması, ilişkiden kopması ile sonuçlanır.

Evliliklerinizde/ilişkilerinizde hararetli bir tartışmaya girmeye başladığınızı hissettiğinizde, hem kendinize, hem de eşinize/arkadaşınıza şu cümleyi söylemeyi deneyin: “Şu an belki birbirimizi anlayamıyoruz, belki olumsuz duygularımız çok yoğun ama ben seni seviyorum ve bu konuyu “birlikte” halledebileceğimize yürekten inanıyorum.”

İyi dileklerimle,

Uzm. Psk. İlknur Yılmaz
ilknur@ilknuryilmaz.com
www.ilknuryilmaz.com

Popularity: unranked [?]

Doğunun CHP’si..

Salı, Şubat 24th, 2009

Başbakan bu tanımlamayı Diyarbakır konuşmasında DTP için yaptı. Sanırım, böyle bir ifadeyi, şöyle bir kurgu içinde ilk önce ben kullanmıştım:

-Sırf bölgeye has bir seçim olsa orada, Türkiye genelinde olduğu gibi bir siyasi yapılanma bulunsa, kesin olarak, muhafazakar bir siyasi parti oluşur ve o parti ile DTP’nin çekişmesinde, çoğunluğu muhfazakar parti alır, DTP ise Türkiye genelinde CHP’nin ulaştığı toplumsal zemine ancak ulaşabilir.

Bu görüşün basit bir gerekçesi vardır: O da bölge insanının, Türkiye geneli kadar hatta daha yoğun oranda muhfazakar yapıda olmasıdır.

Orada sormuştum:

-Siz Doğu-Güneydoğu insanının, Abdullah Öcalan’ı bölgeyi yönetecek bir lider olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

Bu soru tabii ki hiçbir ankette sorulmamıştır. Ama bir terör örgütünün liderliğinin başka, onun toplum genelinin oy tercihinde bulacağı karşılığın başka olduğu açıktır.

Aynı şekilde PKK’nın siyasal zeminde bulacağı karşılık da son derece sınırlı olacaktır.

DTP, PKK’nın siyasal zemindeki yansımasıdır, bana göre şu anda bölgede edindiği temsil oranı, iki sebepten, gerçekte var olanın üstündedir:

-DTP, genel Türkiye siyaseti içinde siyaset yapmakta ancak siyasetinde bölge vurgusu, başka tüm partilere göre daha öne çıkmaktadır. Ve bu süreçte PKK gibi bir terör örgütünün, toplum üzerindeki baskısından istifade etmektedir.

-Bölgede aynı söylem içinde ve ardında bir terör örgütü baskısı bulunan bir muhafazakar parti yapılanması ortaya çıkmamıştır.

Bölgede CHP’nin karşılığı yok. DTP’nin etkinliği arttıkça CHP’nin karşılığı da azalmış bulunuyor.

Bölgede DTP ile at başı mücadele veren parti AK Parti.

AK Parti’nin DTP ile mücadelede bir avantajı, bir dezavantajı var: Avantajı, AK Parti’nin muhafazakar çizgisi, dezavantajı ise etnik vurgu yapamamasıdır.

Başbakan’ın Diyarbakır konuşmasına, bölgeden yapılan değerlendirmelerde, hemen tüm aktörler, ısrarla, kimlik vurgusu noktasındaki sınırlılık üzerinde durmuşlardır.

Yani AK Parti, bölgede etnik kimlik beklentisine DTP kadar vurgulu biçimde cevap verebilse, muhtemel ki, DTP’yi de sollayacaktır.

Ama AK Parti, bir Türkiye partisidir ve söylediği her şeyin, Türkiye’nin tamamında kabul görmesini önemseyecektir.

DTP, Türkiye’nin batısına ya da Kürtlük dışındaki Türkiye’ye hitap etmemeyi bir politik zaaf gibi görmüyor. Onlar, “ne kadar etnik vurgu o kadar oy” hesabı ile çalışıyorlar. Hatta belki oydan da öte, etnik bilinç oluşturma mücadelesini önemsiyorlar. Oradan bakıldığında Türkiye geneline hitap eden hiçbir partinin DTP ile “Kürt kimliği” konusunda yarışması mümkün değildir.

AK Parti adına Başbakan, iki şeyi yapmaya çalışıyor:

1- Kürt vatandaşlarımızın geçmişten gelen dışlanmışlık duygularını, kırgınlıklarını gidermek, bunun için içinde yaşadıkları şartların iyileştirmesini ve kendi kimlikleriyle var olmalarını sağlayacak zemini hazırlamak.

2- Türkiye’nin bütünlüğünden vazgeçmemek. Türkler’in, Kürtler’in ve bu ülkede yaşayan tüm farklı etnik aidiyetlerin, Türkiye bütünlüğü içinde mutlu olabilecekleri temasının altını çizmek.

Burada bir de bunu, Türkiye’nin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde geniş bir toplum zeminine tekabül eden “muhafazakar” kimlik içinde yapmanın öngörüldüğünü vurgulamak lazım.

“Türkiye bütünlüğü içinde mutlu olmak”

Buna karşılık, AK Parti’nin “muhafazakar kimlik” vurgusunda da DTP zayıf kalıyor.

Türkiye genelinde baktığımızda, benzer bir şekilde, CHP’nin “laikçi” hüviyetine AK Parti’nin karşılık vermesi zor, CHP’nin de, AK Parti’nin “muhafazakar” hüviyetiyle yarışması zor gözüküyor.

Tıpkı bunun gibi, CHP’nin Türkiye genelindeki toplumsal karşılığı nasıl sınırlı ise DTP’nin de Doğu-Güneydoğu’daki toplumsal karşılığı öylesine sınırlıdır.

Bu fotoğraftan sonra, zaman içinde Doğu-Güneydoğu’daki siyaset nasıl belirlenecek sorusuna geçilebilir:

Şöyle düşünüyorum:

Bölge insanında Türkiye bütünlüğüne yönelik kanaat geliştikçe, DTP’nin etkinliği azalacak. Bunun için Türkiye bütünlüğüne hitap eden partilerin, bütünlük duygusunu geliştirici, bu çerçevede kimliğin bütünlük içinde gerçekleşebileceği inancını veren politikalar üretmesi gerekiyor.

DTP bir süre daha etnik vurgu üzerinde politika yürütebilir. Ama bana göre her halükarda DTP’nin politik geleceği CHP gibi dar alana sıkışmaya mahkum gözüküyor. “Dinle barışma” noktasındaki -CHP gibi- bazı açılımlar ise herhalde toplum tarafından samimiyet testine tabi tutulacaktır.

Söyleminin duygudan çok akla hitap ettiği açıktır. AK Parti bu noktada, DTP’nin “Kürt kimliği” üzerindeki derin vurgusu ve bunun hasıl edeceği duygu dünyasını karşılamakta zayıf kalıyor.

Ahmet TAŞGETİREN – BUGÜN
atasgetiren@bugun.com.tr

Popularity: unranked [?]

GEÇMİŞ KONULAR
ONLİNE KULLANICILAR